February 22, 2007

Bilinç üzerine

Kavram uzayımızda "göründüğü gibi olmama" ödülleri dağıtılsa
herhalde "bilinç" birincilik ödülüne layık görülürdü.

İnsanın aklına gelen "peki bilgileri algılayan kim" sorusu belki
bilinci anlama konusunda bizi en çok uğraştıran soru. İçeride
algıları izleyen bir küçük bilinç (homunculus) varsaymak yetmiyor
çünkü o zaman aynı soruyu küçük bilinç için sormak gerek. Kaldı
ki beyin hakkında bildiklerimiz algıların yakınsandığı bir merkez
fikrini pek desteklemiyor. Desteklese bile bu tatmin edici
olmazdı: beyninizi açıp, işte şuradaki nöron kümesi senin bilincin
deseler bu size çok şey ifade etmeyecek. Örneğin şu an dinlediğim
müziğin işitme merkezimde bir seri nöron tıklaması olarak kod
edildiğini biliyorum ama bu duyduğum müziğin öznel kalitesini
açıklamaya yetmiyor.

Bir alternatif bilinci beynin dışında aramak. Tüm büyük dinler
(Budizm dışında sanırım) manevi bir dünyanın gerçekliğini kabul
ediyor. Bu dualist pozisyon Descartes'tan beri pek çok ciddi
filozof tarafından da savunuldu. Başka konularda düşüncelerine çok
saygı duyduğum Popper bu akımın en son örneklerinden biri
[3]. Buradaki en büyük problem artık her ciddi filozofun enerjinin
korunumu gibi fiziksel kanunlara inanması ve bu da fizik dışında
bir olgunun fiziksel cisimleri (elimiz kolumuz gibi) etkilemesini
imkansız hale getiriyor.

Tabi bu "bilinç" meteryali her ne ise illa fizik dışında olmak
zorunda değil. Dualist pozisyonu korumak için fiziği genişletmeye
ve fizik içerisinde bilinç için yer açmaya çalışanlar da var. Bu
forumda da bahsi geçti daha evvel, örneğin Roger Penrose [4].

Bugünkü bilgimiz ile en tutarlı pozisyon ise bilinç için yeni bir
meteryal aramak yerine bilincin beyindeki işlemlerden ibaret
olduğunu kabul etmek olurdu. Malesef bu meteryalist yaklaşımın
önündeki en büyük psikolojik engel başta sorduğumuz soru: "peki
bilgileri algılayan kim"...

Bu konuda yazılmış çizilmiş çok şey var. Özellikle [1], [2] ve
[5]'i tavsiye ederim. Bilincin bir ilüzyon olduğuna insanın
kendini dürüstçe inandırabilmesi kolay değil (bu arada ilüzyon
"yok", "yalan" anlamında değil, sadece "aslı göründüğü gibi değil"
anlamında).

Başka konularda ilüzyonları yıkmak bir nebze daha kolay. Örneğin
şu an görme duyum bana masami, bilgisayarımı, telefonumu, rafları,
kısaca odamın bu köşesindeki hemen her şeyi rahatça algıladığımı
söylüyor. Fakat basit bir deneyle aslında başparmağımın tırnağı
kadar bir alan dışında hemen hemen kör olduğumu görmem
kolay. Yemekte pilav mercimek vs yediğiniz bir gün, tabağınızda
son kalan tanecikleri tek gözünüzü kapatıp diğerini belli bir
noktaya sabitleyerek saymaya çalışın - ne kadar imkansız olduğunu
göreceksiniz. Ya da eğer partneriniz razı olursa deneyin:
bacağınızın arkasına tek bir sivri cisimle mi dokunulduğunu yoksa
aynı anda aralarında 2-3 cm olan iki farklı cisimle mi
dokunulduğunu ayırdedemeyeceksiniz.

Eğer Memduh haklı ise ve bilinç de zamanı algılamamızı sağlayan
bir duyu oranıysa belki yukarıdakilere benzer ilüzyon yıkıcı
testler tasarlayabiliriz, ne dersiniz?

Susan Blackmore meditasyon tavsiye ediyor. Benim için dönüm
noktası bir gün bana tüm dürüstlüğü ile "evet ben bilinçliyim"
diyecek bir robot yapabileceğime inanmam oldu. Etrafında olup
bitenleri algılayıp hatırlayabilen; başka canlıları, onların niyet
ve isteklerini modelleyebilen; neler yaptıklarını hatırlayıp neler
yapacaklarını tahmin edebilen bir robot, bu analiz gücünü kendi
üzerine çevirdiğinde ne görür tahmin edersiniz? Acaba onu mekanik
bir robot olduğuna inandırabilir miyiz kolay kolay?

[1] Consciousness, A Very Short Introduction -- Susan Blackmore
[2] Consciousness Explained -- Daniel C. Dennett
[3] The Self and Its Brain -- Karl Popper and John Eccles
[4] The Emperor's New Mind -- Roger Penrose
[5] Mind's I -- Douglas Hofstadter and Daniel Dennett

Full post... Related link

February 21, 2007

Akıllı Tasarım

Bugüne Berkin'in gönderdiği Türkiye'nin ilk "Akıllı Tasarım"
(intelligent design) konferansı ile ilgili mesajı okuyarak
başladım.

http://www.mustafaakyol.org/archives/2007/02/post_1.php

İstanbul Büyük Şehir Belediyesini tebrik ediyorum. Duyduğum
tepkinin kaynağı akıllı tasarım fikrinin yanlış olduğunu
düşünmemden ziyade, bu tip anti-bilim propogandayı bile
Amerika'nın "bible belt"'inden ithal ediyor olmamız. Bir otomobil
tasarımı yaparken orijinal olamamamızı anlıyorum, McDonalds ve El
Torito'yu İstanbul'a getirmemizi anlıyorum, ama sofu fikirler
üretirken lütfen Amerika'nın yardımına ihtiyacımız olduğunu
söylemesin kimse. Bu işte onlardan yüzlerce yıl daha tecrübeliyiz,
daha yaratıcı olabiliriz...

Son fiziksel toplantımızda Memduh tüm bulguları kabul edip açık
fikirli olmasına rağmen evrime inanmakta güçlük çeken birine nasıl
bir argüman sunulabileceğini sorgulamıştı. Bu konuda okuduğum
kitaplar malesef çoğunlukla karşı tarafın straw-man argümanlarıyla
uğraşıyor. Bir yandan aklımı bu kurcalamakta.

Tabi bu arada ders saatim geldi 60 mühendislik öğrencisine
olasılık öğretmek için (günün konusu permutasyon, kombinasyon)
girdim sınıfa. Tahmin edebileceğiniz gibi dersin yarısından
fazlası evrim konusundaki örneklere gitti :)

Şu maymunların rastgele daktilo tuşlarına basarak Shakespeare
yazma örneğini ele alalım. Genelde canlılarda görülen karmaşık
yapıların (göz, beyin, karaciğer) "rastgele" ortaya çıkması bizim
maymunların edebi yetenekleriyle karşılaştırılır. Bu argümandaki
ilk zayıf noktayı öğrenciler hemen buldu: dünyada çok sayıda canlı
çok uzun zamandır evrim oyununu oynamaktaydı bu iş bir iki
maymunun işi gibi değildi. Fakat bu zayıf nokta çökertici
değil. 100,000 harflik tipik bir Shakespeare oyununu rastgele
yazma ihtimali 30^-100,000 gibi bir sayı ki evrenin tüm
parçacıkları big-bang'den beri bu işle uğraşıyor da olsa
yetmiyor. Zayıf nokta maymunların rastgele tuşlara bastığı
varsayımı. Evrimde yanlış tuşa basan maymun vefat ediyor, yazdığı
harf siliniyor, yerine başka maymun geçiyor. Ta ki doğru tuşa
basana kadar. Bu şekilde her harf için ortalama 30 maymun telef
etsek, 3 milyon maymun bir Shakespeare oyununu rahat yazar. Bu
kadar maymun İstanbul'da bile rahatça bulunur.

Fakat tüm bunlar boş. Esas nokta bu değil. Evrime inanmak
istemeyen bir insan bence ikna edilemez. Daha basit bir örnek
vereyim. Eğer ben evrenin bir gün önce başladığına inanmak
istiyorsam kimse beni bunun aksine ikna edemez. Hatıralarım mı?
Ben beynimde o hafızalarla üretildim. Dünyadaki fosiller mi? O
kayalar da o şekilde üretildi. Karbon tarihleme mi? Dün bu işleri
yapan zat o cisimlerdeki C-12 ve C-14 oranını o şekilde
ayarladı. Söyleyebileceğiniz hiçbir şey evrenin dünden önce var
olmadığını ya da yarından sonra var olmayacağını ispatlayamaz bana
- çünkü mantıksal bir delik yok varsayımımda.

Peki o zaman neden olası varsayımlardan biri (evren 14 milyar yıl
önce big-bang ile başladı vs vs) bana diğer varsayımlardan daha
çekici geliyor? Geçenlerde bu forumda bilim nedir ne değildir
(yanlışlanabilirlik vs) konusunu tartıştık. Fakat
yanlışlanabilirlikten kime ne? Benim ne zorum var her söylediğim
yanlışlanabilir olsun diye yırtınayım? Niye bu düşünce sistemini
diğer düşünce sistemlerine tercih ediyorum?

Sonunda iki sebebi olduğuna karar verdim.

Birincisi merak ve estetik. Küçüklükten beri ne nasıl çalışır
merak ediyorum. Canlıları cansızlardan ayıran nedir, dinazorlar
nereden geldi, nereye gittiler, genler nasıl çalışır, hücrelerin
içinde ne olup bitiyor, tüm bileşenlerini bir araya getirsek canlı
hücre yapabilir miyiz - bunların hepsi birbirine bağlı kafamda
dönen sorular. Birilerinin gelip bana böyle oldu çünkü akıllı biri
böyle tasarladı demesi, "bu soruyu sorma" demesinden farklı değil
- dolayısıyla merakımı tatmin etmiyor - ayrıca fikir olarak bir
gecekondu mahallesi kadar estetiği yok.

İkinci sebep fayda. Bilimsel yöntemi kullanarak problemleri
çözebileceğimize, hastalıkları yenebileceğimize, doğayı daha iyi
kontrol edebileceğimize vs. inanıyorum. Hatta bu fikir bana evren
dünden önce var olmasaydı bile cazip geliyor. Sadece evrenin
yarından sonra da var olacağına inanmam merak etmem ve
problemlerle uğraşmam için yeterli. Gerçi yarın evren sona erecek
olsa da matematikle uğraşırdım herhalde.

İşin ilginç tarafı eğer bu son söylediğim doğru ise bilime ve
dolayısıyla evrime inanmayanların teknolojide, tıpta geri kalması
ve evrim kanunlarına göre elimine olmaları beklenebilirdi. Tabi
kurduğumuz sosyal düzen insanların bilimsel inançlarıyla çocuk
yapma sayılarını pek correlated tutmuyor. İronik olurdu öyle
olsa. Sanki evrime inanmayanları evrim cezalandırıyormuş gibi...

Tabi bu da akıllı tasarımcılara karşı ikna edici bir argüman
değil. Çünkü onlar da benim gibilerin pek yakında kutsal bir
felaket sonucu ortadan kaldırılacağına inanıyorlar :)

Full post... Related link

Reckoning with Risk by Gerd Gigerenzer

This is the last one of the new breed of "innumeracy" books I have read. Not one of the better ones. Still ok for generating examples for my probability course. Other examples of the genre include:

- Innumeracy by Paulos
- A mathematician reads the newspaper by Paulos
- How to lie with statistics by Huff

Not in the same genre but the following books on the history of probability and statistics may also be useful for stories and examples:

- Games Gods and Gambling by David
- The Probabilistic Revolution by Kruger et.al.
- The History of Statistics by Stigler.
- The Lady Tasting Tea by Salsburg.

The website
http://www.planetqhe.com/beta/information/home.htm contains nice problems and animations as well as some book recommendations and links.

- The Magical Maze by Ian Stewart
- Chance Rules by Brian Everitt
- Inevitable Illusions by Massimo Piattelli-Palmarini
- Taking Chances by John Haigh
- Fifty Challenging Problems in Probability by Frederick Mosteller
- Cartoon Guide to Statistics by Gonick and Smith


Full post...

February 14, 2007

Sigara ve özgürlük

Amartya Sen'in Unrestrained smoking is a libertarian half-way house makalesi üzerine düşünceler...

Libertarian söylem içinde delik bulacağım derken, Amartya Sen'in
argümanlarında içinden tren geçirilecek boşluklar bırakması ilginç
tabi. Bu boşluklardan biri Emre'nin bahsettiği Platon limitinden
bahsedilmeden geçmiş gelecek ben çatışmasına devletin burnunun
sokulması, bir diğeri de herkesin sosyal yardımı bir takım
özgürlüklerin kısıtlanmasına tercih edeceğinin tartışmasız
varsayılması (hatta alternatif "monstrously unforgiving society"
olarak betimlenip bu konuda çözüm düşünmek isteyebilecekler baştan
damgalanmış).

Devlet eğer sosyal bir anlaşmanın ürünü olacaksa beni neden
koruyup neden kormayacağına da ben karar verebilmeliyim. Korunmak
istediğim ölçüde özgürlüklerimin kısıtlanmasına da
katlanmalıyım. Örneğin beni kimsenin öldürmesini istemiyorsam
devleti de beni koruması için görevlendirdiysem, benim de
başkalarını öldürme özgürlüğümün elimden alınmasına ses çıkarmamam
gerek. (Tabi farklı insanlar farklı şeylerden korunmak
isteyecekler, durum karışacak vs.)

Peki gerçekten gelecek benleri bugünkü benden korumasını istiyor
muyum ben üçüncü bir kişinin? Bu bana bir kabus gibi
geliyor. Bugünkü ben geçmiş beni yaptığı bütün hatalarla (belki
özellikle hatalarla) kabul edip seviyor. Birileri bana onu yapma
bunu yapma deyip beni "korusaydı" karşınızda bu Deniz olmayacaktı
(ana babama sorun, çok denediler, dinletemediler). Farklı
ben'lerin farklı bireyler olarak kabul edilmesine bir itirazım
yok, ama lütfen aramızdaki anlaşmazlıklara başkası
karışmasın. Hatta biraz daha ileri gidersek, ben yakın ailem ve
yakın arkadaşlarım arasındaki anlaşmazlıklara da devletin
karışmasını tercih etmem, en azından o durumlarda uygulanan
kurallarla hiç tanımadığım insanlarla aramdaki ilişkilere
uygulanan kuralların aynı olması bana saçma geliyor.

Sosyal konularda ne zaman basit prensiplere (aksiyomlara) dayalı
çözümler üzerinde düşünmek istesem, bu konulara benden çok kafa
yoran bazı tanıdıklarım konunun böyle basit olmadığını, insanların
karmaşık olduğunu, benim basit teknik kafamla düşünüp önerdiğim
çözümlerdeki delikleri işaret ederek gösterir, naivete'me
gülerler. Ben yine de sosyal konularda basit prensiplerden
çıkarılan ideallere aşımtotik olarak yaklaşmaya çalışmanın, fuzzy
güt feeling'lerle prensipsiz bir çözüm karmaşası üretmekten iyi
olduğu düşüncesindeyim. Doğru çözümlere bu şekilde daha kolay
ulaşabileceğimizi ispatlayamasam bile en azından neyin doğru neyin
yanlış olduğunu tartışabileceğimiz bir asgari müştereğimiz olur.

John Stuart Mill'in düşünceleri, ve Libertarianism benim bu
anlamda anlayabildiğim idealler. (Libertarian'lar sosyal yardım
olmasın demiyor bu arada, zorla olmasın diyorlar sadece) Pratikte
sorunları çıksa da oturup düşünebiliyorum nasıl bu ideallerle
consistent başka bir çözüm olabilir diye. Birisi Amartya Sen'in
aksiyomlarını bana anlatabilir mi?

Full post... Related link

February 12, 2007

Permutation City - Greg Egan

Değişik "varoluş" çeşitlerinin virtiyozu Greg Egan'dan Permutation
City adında bir sci-fi hikaye okudum. Aslında Egan'a science
fiction demek haksızlık, philosophical fiction demek
lazım. Varoluş çeşitleri derken aklınıza gelebilecek biyolojik,
sentetik, yazılımla simüle edilmiş, ya da simüle edilen bir
evrenin içinde evrimleşmiş her türlü bilinç ve bunların
aralarındaki etkileşimler, kopyalamalar, zamanı algılamalarındaki
görece farklar doyasıya işlenmiş. İlgi çekebilecek birkaç konu:
1000 yaşına gelen insanlar long-term hafızalarındaki yavaşlamayla
nasıl başa çıkarlar, sizden 17 kat yavaş run edebilen
simülasyonunuzla nasıl iletişim kurarsınız, siz simülasyonu geriye
doğru çalıştırdığınızda simülasyondaki bilinçlerin zaman kavramına
ne olur, peki simülasyonu durdurduğunuzda o bilinçler için zaman
durur mu?
Full post... Related link

Fikir incileri

Her konunun (okulda nefret ettiğim konuların bile) sahip olduğu
fikir incileri olduğuna inanıyorum. Okul hayatımızda iç bayıcı
mantıksal sıra yerine bu incilerle beslesek çocukları eminim pek
çok konuda daha meraklı olacaklar. Tabi hangi konunun derinine
inmek istese incilerle dolu kıyıyı aşıp güç bela yürünen
bataklıklarla uğraşması gerekiyor insanın. Ama bir kere incilerin
tadını almış olan insanlar için bu daha dayanılır bir işkence.

Ortaokulda arkadaşım Ünal, abisinden öğrendiği Pisagor teoreminden
bahsetmişti bigün otobüste giderken. İlk tepkim "hadi canım" oldu.
Matematikçiler her dik üçgen için a^2 + b^2 = c^2 olduğunu nasıl
bilebilirlerdi? Bir kere her üçgeni çizip ölçmeleri gerekirdi ki
bu da sonsuza kadar sürerdi. Üstelik bir sonraki üçgenin kurala
uymayacağını nasıl bilebilirdi kimse? Yani kısacası inanmadım.
Sonra tam olarak ne zaman bilmiyorum ama matematikçilerin sonsuz
sayıda cisimle ilgili kesin iddialarda bulunabildiklerini anladım.
Çok daha sonra da aslında matematiği diğer uğraşılardan ayıran
temel özelliğin bu olduğunu ve başka hiçbir şeyden emin
olmadığımızı...

Neden anlatıyorum bu hikayeyi? Çünkü o günden beri benim "inci"
olarak nitelendirdiğim fikirlerin özelliklerini çok güzel
örneklendiriyor. Bir inci ilk duyulduğunda yarattığı tepki "hadi
canım" olmalı. Bu his güzel bir sihirbazlık numarası gördüğümde
hissettiğim incredulity'nin aynısı. Te sonra bir zaman "Aha"
dedirtmeli anlayınca. Bilim ve matematikte doğru ve faydalı
fikirler çok, ama aralarında insana önce "hadi canım" sonra "aha"
dedirtenler az.

Bu açıdan bakınca bazı sorulara kesin cevaplar verebilmemiz de
prensipte cevaplanamayacak sorular olması da bana ilginç geliyor.
Bilincin, özgür iradenin, ve zaman akışının birer ilüzyon olabilme
olasılığı ilginç geliyor. Elektronların izlenip izlenmediklerine
göre bir o delikten bir bu delikten geçmeleri ilginç geliyor.
Dünyadaki elmalarla uzaydaki yıldızların aynı atomlardan oluşup
aynı yerçekimi kurallarına uyması ilginç geliyor. Sonlu sayıda
veriye bakıp, daha önce görmediğimiz şeylerle ilgili tahminlerde
bulunabilmemiz, kısaca "öğrenmenin" ve "bilimin" mümkün oluşu ve
limitlerinin ne olduğu ilginç geliyor. Borsada hayat boyu para
kazanamasam da, para kazanılamayacağını ispatlamanın imkansız
oluşu ya da pokerde her ne kadar hesaplayamasam da hiçbir zaman
para kaybetmeyecek bir stratejinin var oluşu ilginç geliyor. Kedi
yavrularının beyinlerinde görmelerini sağlayan center-surround
hücreler bulunması, daha sonra bunların aslında iki boyutlu türev
aldıklarını anlamamız, daha sonra rastgele bağlanmış bir sınır
ağına rastgele resimler gösterildiğinde hücrelerin basit bir
kuralla kendilerini bu şekilde bağlayabildiklerinin gösterilmesi
bana çok ama çok ilginç geliyor.

Ve bunların hiçbiri okullarda çocuklara anlatılmıyor! Tüm bu
bahsettiklerimi ilgili bir ortaokul öğrencisine çok rahat
anlatabileceğimi biliyorum. Bunu bildiğim halde Bilim ve Teknik
dergisinin mesajlarıma cevap yazmaması, Tübitak'ın kitap
çevirileri yaparken fikrimizi sormaması, kendi çocuğuma ne
öğretileceğine karar verecek milli eğitim bakanlığının zavallı
insanlar tarafından yönetilmesi, çalıştığım okulun öğrettiklerimin
kalitesiyle de içeriğiyle de pek ilgilenmemesi, ve ıvır zıvır
işlerle uğraşırken zamanın geçip gitmesi beni çileden çıkarıyor.


Full post... Related link

February 07, 2007

Project Orion by George Dyson

"A universal library, whether of books, genotypes, or technologies, forms an expanding cloud of possibilities in a multidimensional space. The laws of nature form an outermost bound. A smaller cloud, condensed out of this atmosphere of possibilities, represents the organisms of technologies that can be assembled from available parts. Finally, a small central core - where we live - represents the books, organisms, or technologies that exist at the present time. Instead of building outward by small increments, Ted (Taylor) sought to develop Orion the other way around: start with the laws of nature; delineate the bounds first of possibility and then of practicality; finally, trace a path backward to existing technology so as to advance not by increments but by leaps and bounds." -- quote from pp. 98
Full post...

February 01, 2007

Courses

Fall 2017
Comp200 Structure and Interpretation of Computer Programs

Spring 2017
Comp541 Machine Learning

Fall 2016
Comp200 Structure and Interpretation of Computer Programs
Comp301 Programming Languages

Spring 2016
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers
Comp541 Machine Learning

Fall 2015
On Sabbatical

Spring 2015
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers

Fall 2014
Comp200 Structure and Interpretation of Computer Programs
Comp541 Machine Learning

Spring 2014
Comp130 Introduction to Programming
Comp541 Machine Learning (class archive)

Fall 2013
Comp542 Natural Language Processing (Course slides, class archive)

Spring 2013
Comp130 Introduction to Programming

Fall 2012
Comp131 Introduction to Programming

Spring 2012
Comp130 Introduction to Programming

Fall 2011
Comp341 Artificial Intelligence

Fall 2010
Ecoe554 Machine Learning

Spring 2010
Ecoe580 NLP Seminar

Fall 2009
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Ecoe554 Machine Learning

Spring 2009
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers
Ecoe580 Semisupervised Learning

Fall 2008
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Ecoe554 Machine Learning

Spring 2008
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers

Fall 2007
KUNLP Reading group
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Comp131 Introduction to Programming

Spring 2007
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers

Fall 2006
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs

Spring 2006
Ecoe554 Machine Learning

Fall 2005
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers

Spring 2005
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs

Fall 2004
Engr200 Probability and Statistical Methods for Engineers
Ecoe554 Machine Learning

Spring 2004
Comp101 Structure and Interpretation of Computer Programs

Fall 2003
Comp100 Computer Applications
Ecoe554 Machine Learning

Spring 2003
Math102 Calculus
Full post...